Goksu Marine Restaurant & Cafe

TARİHİ GOKSU DERESİ


İstanbul Boğazı'nın Beykoz ilçesine bağlı olan Anadoluhisarı, boğazın en şirin ve tarihi semtlerinden biridir. Adını, Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda "Güzelcehisar", "Güzelhisar", "Akhisar" olarak karşımıza çıkan kaleden alan Anadoluhisarı semti; muhteşem doğal güzellikleri ve içinde barındırdığı tarihi eserleri ile aynı zamanda birçok sanatçıya da ilham kaynağı olmuş eşsiz güzellikte bir semttir.

Anadoluhisarı'na Güzelcehisar denmesinin nedeni, kalenin boğaz suları üzerinden, çevresine uygun olarak yükselmesidir. Semte adını veren Hisar, 1390'lı yıllarda yapılmış. Hisarın yapılma nedeni, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul'u kuşatması… İstanbul'un, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuşatılmasında, Müslümanlara yapılan eziyetin çok büyük bir payı olduğu, tarihi kayıtlarda doğrulanıyor.

Yıldırım Beyazıt, şiddetli bir baskı oluşturabilmek için Güzelcehisarı yaptırıyor. Böylece, Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya Yakası'nda, Göksu Deresi'nin boğaza karıştığı dar alan üzerinde kuruluyor. İstanbul'un en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı; aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma özelliğini de taşıyor. Yerleşme sahası, kıyı boyunca kuzeyde yamaçlara ve Göksu'ya, güneyde Küçüksu ve Göksu çayırı sırtlarına uzanıyor.


Dillere destan, Göksu ve Küçüksu mesireleri


Tarihte Anadoluhisarı, dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleri ile anılıyor. Göksu ve Küçüksu mesireleri; Osmanlı İmparatorluğu döneminde herkesin rağbet ettiği mesire yerlerinden biridir. O tarihlerde, Göksu'da, eğlence iki türlü olarak karşımıza çıkıyor. Biri, Göksu Deresi içerisinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, diğeri Boğaz sefası olarak bilinen ve Göksu Deresi dışına kadar uzanan eğlenceler… Osmanlı döneminde, Göksu Deresi'nin etrafındaki çimler üzerine yer sofraları kurulurken, geleneksel Türk Tiyatrosu'nun en güzel örnekleri sergileniyor. Orta oyunu başta olmak üzere, burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler, Göksu'nun simgesi haline geliyor. Aynı zamanda, lezzetli patlıcanlar da burada yetişirdi. En lezzetli 'Hünkar Beğendi'li yemekler, bu bostanlarda yetişen patlıcanların eseriydi. Derenin kıyısındaki değirmenlerde öğütülen has un ile de sarayın ekmeği yapılırdı.

Göksu'da saltanat kayıkları


Düzenlenen seyirlik programlar, buraya olan rağbetin artmasındaki en önemli etkendi. Göksu Deresi'nin bir başka simgesi de, dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıydı… Bu sandal yığınları arasında, zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da, tarihsel öneme sahip bir başka görüntüsüydü Göksu'nun... Bu kayıklar; içi kadife kumaşlarla kaplanmış ve üç kürekçi tarafından çekilen sandallardı. Saltanat mensupları, Göksu'daki bu canlılığı paylaşmak üzere, buraya gelirdi. Örneğin, Sultan Abdülmecid'in torunu olan Mevhibe Hanım'ın hatıraları, tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır.

Mevhibe Sultan'dan, Göksu'ya duyduğu sevgi


Mevhibe Sultan, saltanat mensuplarının Göksu'ya duyduğu sevgiyi şu cümlelerle anlatıp, dönemine ışık tutmaktadır: " Göksu alemleri veya gezintileri....Bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri, sarayın denize bakan pencerelerinden birinin önüne oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense, Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsaade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş bu talihli insanlara bakarken, kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar, güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde en güzel feracelerini giymiş, Göksu'ya doğru giderlerdi.(...) Bir iki kere babama, " bizde Cuma günleri Göksu'ya gitsek " diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı.

Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet, bir Cuma sabahı annem odama geldi. " muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gezsin, hava alırlar demiş " müjdesini verdi.(...) Nihayet, hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade bekliyordu. Kayığın arka tarafına, yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde, hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkçıların sırtlarındaki yeşil renkli yeleklerin üzerinde de tacımız vardı. Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu. Kandili'de akıntı fazla olduğu için Haremağası kayığı tuttu, bir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifçe eğerek, selam verdik. O ise; "geç kalmayın, zamanında dönün" diye bağırdı. Artık, Göksu alemine bizde katılıyorduk. Arada ki, mesafe kısa olduğu için, çok geçmeden Göksu deresine girdik. Gördüğüm ihtişam, beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarek kıyafetler, şemsiyeler insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup, etrafı seyrettikten sonra annem, dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu.(...) Kandilli'de saraya yaklaşırken, rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı.

Ancak, bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde, yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık, aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik. Bazı günler, Piyade denen bir çifte kayığa biner, onunla Göksu'ya giderdik. Fakat, ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü, piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak arka tarafa bir haremağası oturturlardı"





          

Körfez Caddesi Kızılserçe Sokak. No: 18 - 20 Anadoluhisarı - Beykoz ISTANBUL / TURKIYE Tel: +90 216 332 03 94 Fax: 0216 332 43 43